15 Ocak 2009 Perşembe

ağaçtan beriye yol

Mesele aslında şudur: Kağıttaki fotoğrafın solüsyon teknesinde belirginleşmesini göz önüne alalım ve bekleyelim. Fotoğraf tam olarak hangi noktada, hangi “anda” oluşur? Süreci, fotoğrafçı gözüyle değil de yabancı bir bakışla izleyelim: flu… Güneş tam olarak hangi karede “doğmuş” sayılır? ‘Hah; doğuverdi işte!’ diyebilir miyiz? Rakı kaçıncı yudumda sarhoş eder? Sabır ipliği nerede bitip, isyan ilmeği nerede başlar çile örgüsünde? Hançer, biley taşının neresinde keskinleşir? … flu.

Günler geçmeye ne zaman başlamıştır birbiri ardınca? Doğduğu günü “bilen” var mı? … sessizlik. Bildiği gün doğabilen var mı peki? … çığlık gibi sessizlik. Bilmek lambası, “varolmak” ile “pişmanlığın” kesiştiği kavşakta kırpar diyelim ilkin gözünü. O noktanın tam üzerinde ayakta durulur ve geriye doğru taranarak sahifeler, “ilk günah” aranır. Öyleyse ilk günah hep ‘bilme öncesidir’ ve öyleyse başlamıştır işte Adem’in yasak elma sürgünü.

Meçhûl günahın pişmanlık hayâleti, tahayyül ve tefekkürün ulaştığı bütün noktalara bulaşır; Adem’in “öznel” zaman ve mekânına tümüyle taşır kendisini, arsızca yerleşip patavatsızca gevezelik etmeye koyulur. Her besmele ile bir yerlere kaçtığı söylenir ama gezinip durmaktadır günahla bezenmiş evrenimde, su uyur o uyumaz, mesaidedir, şeytandır.

Bilinmeyen günahının bütün omuzlarını ezen pişmanlığıyla yol almaktadır yolcu. Yolcu’nun üzerinde biraz durmalı. ‘Karanlık eşittir yok’ önermesini kabul etmekle başlarsak; herhangi bir ışık kaynağı tanımladığımızda, aydınlık yerlerin “var” olduğunu görürüz. Yolcunun “yolu” da böyle varolur. Boşlukta, gittiği her yere yol götürür yolcu. Her fâni için, kıyamet’in kendi ölümü olması gibi; yolcu kendi haritasını macerasıyla çizmektedir. Gitmediği yerler zaten “yoktur” onun için. Gittiği her yere ise günahını, şeytanını ve pişmanlığını taşır.

Mekanda yol alıyorum. Yol aldıkça mekanı tanımlıyorum. Kokumu, idrarımı, adamlığımı, ekmeğimi, kavgamı ve yenilgimi bırakıyorum geçtiğim her yere; damla damla, zerre zerre… Dönecek olsam, geride yolumu kolayca bulabilirim. Ama ekranın sağ alt köşesinde, daima büyüyen ve asla küçülmeyen rakamlarıyla numeratörün olduğunu unutuyorum. Tanımsız sayılardan gelip, tanımsız sayılara gidiyor numeratör. İlerisi, gerisi, başı ya da sonu olmadığını söylüyorlar her yerde. Peki, bu ‘sayı doğrusunu’ kim tutuşturdu elime? “Sıfırı” kimden öğrendim? Saymayı nasıl beceriyorum, kaç olduğunu anlamadığım halde hiçbir zaman? Çok geç artık, geri dönemem; “time-code’umdan” hemen bulurlar beni! Geri dönemem; gidişim ile dönüş’ümün time-codu’u tutmaz çünki! Dönemem; nereden gelip nereye gittiğimi hatırlamıyorum ki..!

Mekanda yol alıyorum. Duruyorum. Geri dönüyorum. Mekanda kayıp’ım. Gittiğim hiçbir yeri tanımıyorum. Gidiyor muyum, dönüyor muyum; kaçıncı kez mi geçiyorum yoksa buradan? Aynı günahı kaçıncı kez işliyorum? Susmayan pişmanlığım, susmayan şeytanım aynı öyküyü kaçıncı defa anlatıyor bana; aynı şehvete –sonunu bile bile- kaçıncı defa kapılıyorum?

Buradan geçmiştim sanki, hatırlıyorum. Ya da burası bir yerleri hatırlatıyor bana. Geçmiş ile gelecek arasında, geçtiğine ve geleceğine kaani olunmuşlar arasında, geçmiş olduğu ve geleceği umulanlar arasında neredeyim; hangi mekiğin kaçıncı ilmeğini dokuyorum; hangi günahın hatırası izinde hangi pişmanlığın haritasını çiziyorum?

Mesele aslında şundan ötede değil: Ağaca bir zamanlar çaktığım çivileri şimdi bir bir söktürüyor babam; ama ağaçta çivilerin izi kalıyor. Yaralı çocuk büyürken yarası da büyüyor. Günah hep sayı doğrusundan önce; milattan önce; kâğıt ve divitin, suç ve cezanın icadından ve şeytanın yoldan çıkmasından önce geçilen bir ülkede. Adem’den miras kalan pişmanlığımız ise hâlâ karanlık, hala şekilsiz, zamansız, kuramsız... flu.

Hiç yorum yok: